Sahaların Birliği Operasyonu Üzerine

Birazdan okuyacağınız yazı, Siyonist varlık ile Filistin Direnişi arasında Gazze ve Batı Şeria’da gerçekleşen son çatışmaların neden büyük bir önem taşıdığını açıklamak üzere Telegraph’ta yayınlanmıştır.

Yazı, temel olarak Filistinli direniş gruplarının Siyonist varlıkla girilen son çatışmaları neden işgal altındaki Filistin’de direniş mücadelesinin yükselişinin zemini olarak değerlendirdiklerini açıklayacak, Filistin Direnişinin, Cezayir Bağımsızlık Savaşı gibi bölgedeki diğer anti-kolonyal mücadelelerden çıkardığı tarihsel deneyim ve dersleri ortaya koyacak ve son olarak Filistin Direnişinin mücadelesi ile ABD emperyalizmine karşı bütün bölge ve tüm Küresel Güney’deki daha büyük ölçekteki direniş mücadeleleri arasında bağlar kuraracaktır.

Telegraph’ta Arapça olarak yayınlanan ve daha sonra Arapçadan İngilizce çevrilerek Jisr Collective’de yayınlanan yazıyı biz de Marbuta Haber olarak Türkçeye çevirdik.

                                                                   ***

Filistin’de kayda değer herhangi bir olayın gerçekleşmediği onyıllar vardır; bunun yanı sıra kutsal Filistin kanının tahakküm ettiği günler vardır; tarihsel dönüşümlerin günleri, yıllara ve dahi onyıllara denk günler.

Şunu kesin olarak bilmek bizim için önemlidir ki Sahaların Birliği savaşı sıradan bir çatışmadan başka bir şey değildir ve bu savaşın yalnızca adı dahi Filistin’deki düşmana karşı kararlı, sürekli ve doğrudan mücadele esasına dayalı yeni bir direniş anlayışına eşlik eden yeni bir gerçekliğin temellerini attığının göstergesidir.

Filistin İslami Cihat Hareketi Genel Sekreteri Ziad el Nehhale şunu ifade etmiştir: “Şayet doğru kullanılırsa AK-47 de stratejik bir silahtır.” Bu sözler, hareketin mücadele programını ve yapacaklarını kastetmektedir. Tıpkı Nablus, Cenin ve Tubas’ta gördüğümüz direniş taburlarının oluşturduğu örnek ve bu örneğin Batı Şeria’da toplanıp biriken direniş potansiyelinin kucaklanarak örgütlenmesini, düşmanla geniş çapta çatışmaları ve nihayetinde direnişin profesyonel ve stratejik değer kazanmak için eğitilmesini kapsayan planı canlandırması gibi.

İki şehit babası ve şehit bir annenin oğlu, hapisteki İslami Cihat lideri Bessam el Saadi, Cenin direnişinin örgütlenmesi ve direnişin Cenin’de marjinalletşirilmiş, ihmal edilen bir durumdan çıkarılıp iyi planlanmış eylemler gerçekleştiren silahlı bir tabura dönüştürülmesindeki büyük rolüyle adeta yukarıda bahsedilenlerin bedenleşmiş formudur.  

Bu dönüşüm, tarihsel deneyimlerin bize öğrettiği eşsiz bir değeri içerir. Bu noktada, özellikle 1954 yılında, Cezayir Bağımsızlık Savaşı başlangıcında Şehit Al-Arbi Ben M’hidi’nin söylediklerini hatırlamakta yarar var: “Devrimi sokaklara fırlatın, kitleler onu tutacaktır.” 132 yıllık Fransız işgalini defeden 7 yıllık Cezayir Kasım (1954) Devrimi eşsizdi çünkü farklı çizgilerin tek bir kimlikte birleştiği örgütlü bir devrimci hareket aracılığıyla ortaya koyduğu direnişle parçalanmış durumdaki politik alanı bir araya getirmişti. İşte silahlı direniş yoluyla ulusal bağımsızlık mücadelesi budur.

Cezayir Ulusal Kurtuluş Ordusu Bağımsızlık Günü kutlamalarından bir pankart: “Av Tüfeği + İrade = NATO’nun İmhası”

Cezayir Devrimi, dışlanma-denksizlik, kuşatma ve ambargo nedeniyle pek çok zorlukla karşı karşıya geldi; tüm bunlar milyonlarca şehit verilmesiyle sonuçlandı. Fakat, tüm bunlara rağmen, nükleer silahlara ve NATO desteğine sahip Fransa’ya karşı zafer kazanmayı başardı. Burada asıl mesele şudur ki zafer “ölüm sayısı” gibi yüzeysel standartlarla ölçülmez; gerçek zafer, ne pahasına olursa olsun tavrınızın korunmasıdır. Sizin tavrınız bu savaş dahilinde tek başına bir savaşçıdır. 

Suikaste uğrayan liderlerinin intikamını alan ve düşmanı sokağa çıkma yasaklarına mahkum eden İslami Cihat Hareketi, direniş gruplarının çoğuna kıyasla kısıtlı güç ve kaynaklarına karşın savaşta ön safa çıktı ki bu başlı başına bir zaferdir; özellikle de düşmanın kendini direnişin sürekli ateşi altında ve koşullarını kabul etmeye zorlanmış bulduktan sonra ateşkes için nasıl acele ettiğini ve pazarlık için nasıl yalvardığını göz önüne aldığımızda. Direniş, en önemli liderleriden biri şehit edilmiş olmasına karşın, yanıt verme yönteminde kusursuz bir örgütlülük ve profesyonellik sergiledi.

Böylece bu üst düzey performans yalnızca hızlı ve örgütlü bir yanıtı değil, Sahaların Birliği Operasyonunun en başından bu yana taşıdığı bütünlüğü, ayrıca kullanılan yöntemlerin iyi hesaplanmış çokyönlülüğünü ve düzenini ve dahi savaşta yer alan Filistin Direnişi birimleri arasındaki birliği ortaya koydu. Burada, savaş başında Kudüs Tugayları tarafından verilen bir demeçten bahsetmemiz gerekli: “Sahalarda aktif bütün güçler; başlarındaki özel güçler ve seçkin birlikler önceden hazırlanmış talimatları alana kadar hazırda olmalıdır.”

Fark ettiğimiz gibi, savaşta mobil silahlar kullanılmadı ve tüm birimler savaşa dahil olmadı; tüm bunlar Direniş’in silahlarının tükendiğine dair iddiaları tamamen geçersiz kılıyor. Böyle iddialar, düşmanın Direniş liderlerine suikast düzenleyerek Direniş’in sekteye uğratılabileceği ya da geriletilebileceği şeklindeki savlarına benziyor; açıktır ki düşman Abbas Musavi, İmad Mughniye ve Hac Kasım Süleymani’nin şehadetlerinden ders almamakta ısrarcı.

Şu noktadan da bahsetmek önemlidir ki Mayıs 2021’deki Kudüs Kılıcı Savaşının devamından başka bir şey olmayan bu savaş ve savaştaki başarılar, düşmanın kendisini hileli biçimde galip göstermek amacıyla çizmek istediği portredeki gibi önemsiz değildir. Düşmanın, İslami Cihat’ın yüksek rütbeli liderlerine suikast düzenleyerek başlattığı bu çirkin saldırıya yanıt vermek, İslami Cihat için bir lüks değil varoluşsal bir gerekliliktir çünkü şayet devamına cüret edilirse bu suikastler Direniş’e şiddetli zararlar verecektir. 

Direniş’i zayıflatmaya çalışan sözcüler olmaktan başka bir amaca hizmet etmeyen yenilgi çığırtkanları ve reformistler bilmelidirler ki bu “ateşkes,” düşmanı belirli koşulları kabul etmeye mecbur kıldı; bu, tarihsel önemi açısından başlı başına yeni ve eşsiz bir örnektir. Gazze ve geçici Siyonist varlık arasındaki silahlı çatışmanın bir dizi esirin kurtuluşu ile sonuçlanması bu savaşın tarihsel olarak nasıl kahramanca bir nitelik taşıdığının ve ileride gerçekleşecek savaşların yürütme yöntemlerinin zeminini inşa ettiğinin açık bir göstergesidir. 

Dahası, bu savaşın taşıdığı önem emsalsizdir çünkü geçmişte gerçekleşen ve takas anlaşmalarının yapıldığı ancak yıllar süren pazarlıkların başarıya ulaştığı ya da ulaşamadığı veya daha da kötüsü esirlerin şehadetiyle sonuçlandığı önceki tüm operasyonlardan ayrılmaktadır. 

Tüm bunların yanı sıra ayrıca not etmeye değer bir durum var ki Filistinliler arasında silahlı direnişleri dahilinde daha birleşik bir konum almaya yönelik bir eğilim gelişiyor; belki de bu durum, savaştan sonra tanık olduğumuz en müthiş kazanım. Hiç şüphesiz bu başarı, düşmanın onyıllardır var gücüyle beslediği iç bölünmelerin ve yenilgi çığırtkanlıklarının sona ermesine de yardımcı olacaktır.

İslami Cihat Genel Sekreteri, şayet düşman kendisine sunulan koşullardan yalnızca birine dahi kayıtsız kalmaya cüret ederse “ateşkes”in iptal olacağını deklare etti ve Siyonist varlığın güven telkin etmeyen geçmişi göz önüne alındığında çoğu durumda yeni bir çatışmaya girilebileceğinin beklendiğini ekledi, bu sözler düşmanın sözünde duracağına dair ne kadar zayıf bir inanç uyandırdığını gösteriyor. Bunu akılda tutarak baktığımızda İslami Cihat liderliğinin Filistin politik sahnesi içinde son derece eşsiz bir nitelik taşıdığını görebiliyoruz, Hiçbir şeyi dışını parlatarak iyi ve sevimli göstermeye çalışmayan bir liderlik: Kurtuluş mücadelesini gerçekten olduğu gibi sunmaktan tümörü; Siyonist varlığı tüm zayıf noktaları, işleyip çalışma yöntemleri ile doğru biçimde teşhis edip Direniş’in uzun vadeli taktik ve örgütlenme uygulamalarını geliştirmeye kadar.

Filistin’in Siyonizm’den kurtuluş mücadelesi, hiç abartısız varoluşsal bir mücadeledir; Batılı kolonyal-emperyalist korumaları tarafından koşulsuz desteklenen bir varlığa karşı muvazenesiz bir savaş dahilinde kendini göstermektedir. Batı, bölgedeki jeopolitik çıkarlarını korumak için Siyonist varlığa milyarlarca dolar değerinde silah ve destek sağlamaktadır. Bu, bitmeyen oyunun, sermayenin emperyalist “merkez”de toplanması ve haliyle “çevre”ye sefalet yaymasının bir parçasıdır.

Bunun gibi bir küresel mücadelede bütün deneyimler bizi radikal çizginin makul sonuçlar almak için en uygulanabilir yol olduğu sonucuna götürmektedir. Her başarının, her kazanımın ve dahi çatışmaların Direniş tarafından dayatılan caydırıcı bir nitelik edindiği, böylece mücadelenin savunma istikrarının yükseldiği dönemlerin (Hizbullah’ın Temmuz 2006’daki İlahi Zafer sonrasında düşmana dayattığı caydırıcılık bunun örneğidir.) bedeli, kanları hep birlikte akarak kurtuluş yolunu açan şehitlerin fedakârlıkları ile ödenmiştir. Bu nicel birikim, denklemde nitel bir değişim sağlamıştır.

Filistin, Seyyid Hasan Nasrallah’ın sözleriyle tüm Arap mücadelelerinin merkezinde olmasının yanı sıra Siyonist varlığın konumu ve emperyal “merkez”e sundukları göz önüne alındığında uluslararası düzeyde de merkezdedir. Ve konumumuz göz önüne alındığında biz de bu varlık yaşamaya devam ettiği sürece sonsuz bir sefalete mahkumuz. Şehitlerimizin kanı ve “Bizden uzaklaşan küçülür.” diyenin yolunu seçenlerin iradesi bize bu varlığın bir örümcek ağından daha zayıf ve tozdan bir ilüzyon olduğunu kanıtladı. 

Geçici varlık 2000 yılında Hizbullah tarafından zelil edilerek Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldı, 2006 yılında varlığın zorbalığı yeniden kırıldı. Gazze, girdiği her savaşla varlığın “yenilmezliğinin” bir yalan olduğunu dünyaya kanıtlıyor. Üstelik Siyonist varlık, varoluş amacı Amerikan hegemonyası kanseriyle mücadele etmek olan bir eksenden destek alan ve yorulmak, bıkmak bilmeyen Direniş dalgasını engelleyebilmekten aciz. Ve dahi Amerikan hegemonyası bugün kendi varoluşuyla ilgili zorluklar içerisinde; bu zorluklar onun tıpkı geçmişte yaptığı gibi bir süper güç olarak hız kesmeden genişlemesini engelliyor. Şayet hem kan hem de maddi kaynaklarla yapılan fedakârlıklar olmasaydı bahsettiğimiz bu sonuçların hiçbirinin günyüzüne çıktığını göremezdik.

“Aksa’da namaz” bugün artık yalnızca hayal gücümüzü harekete geçirmek için kullanılan bir motto değil. Bugün bu slogan her zamankinden daha nesnel koşullar ve materyal gerçeklik üzerine kurulu ki bu gerçeklik, her gün savaşarak yok edilmeyi reddeden bir halkın karşısında Siyonist varlığın aşağılıklığını ifşa ediyor. Bu gerçeklik dahilinde kolonyal varlık Lübnan’dan gelen hassas roketlere katlanmak zorunda, bize İmad Mughniye’nin bıraktığı eğitimli ve şehadeti bekleyen 100.000’den fazla savaşçıyla yüzleşmek zorunda, neredeyse tüm dünya tarafından fonlanan bir girişimle boyun eğdirilmeye, Arabist direnişteki ve dahi Direniş Eksenindeki merkezi konumundan azledilmeye çalışılan Suriye’nin kararlılığı ve direngenliği ile yüzleşmek zorunda.

Ve milyonlarca Yemenli görüyoruz, korkunç bir kuşatma ve Siyonist yerleşimci koloninin silahlarının da suç ortağı ve destekçisi olduğu sadırılar altınd Filistin’e yol gösterici bir pusula olarak her zamankinden daha sıkı tutunan milyonlarca Yemenli. Siyonist varlık, Yemen’in kararlılığının kendisi için bir tehdit olduğunu biliyor. Hakikate baktığımızda açıktır ki tüm bu saldırılar yalnızca Yemen’in Filistin’e bağlılığını, pusulasının gösterdiği yönde ilerlemekteki kararlılığını artırmaktan başka bir şey yapamadı. Yemen, geçici varlık için öyle ciddi bir tehdit ki Yemen’i caydırmak için işgal altındaki Filistin’in güneyindeki Um el Reşreş’te yer alan hava savunma sistemlerini konuşlandırdı.

Ve Irak’ımız var, Irak, toprağında kalan son Amerikalıyı da kovmak gayretinde. Birkaç onyıl önce, Amerikalı efendisi tarafından belirlenmiş emperyal geçmişiyle bağlarını koparan ve açtığı yeni sayfayla Direniş’in içinden aktığı bir damara dönüşen İran ile birlikte en güzel kardeşlik ve birlik portresini çiziyor ve Hac Kasım Süleymani’nin Irak’ta Amerikan savaş uçaklarıyla şehit edilmesi, bu portrenin en kahramanca çerçevesini sundu.

Bu “Olmak ya da olmamak” temelindeki varoluş mücadelesi dahilinde Filistin Direnişini İran’ın bölgedeki hırslarının bir uzantısı şeklinde tanımlamak, toplumda rıza imalatı için yayılmaya çalışılan kirli bir safsatadan başka bir şey değildir. Hiç şüphe yok ki bu iddianın kökleri mürekkep olarak Körfez petrolünün kullanıldığı kitaplara dayanıyor. Aynı kalemler Direniş’in roketlerinin rolünü küçümsemek için gece gündüz çalışıp roketlerin hedefi ıskalayabileceğine dair mikro olasılıklara aşırı odaklı metinler yazıyor. Düşman, bu propaganda hattını, kasten çocukları hedef aldığına dair iddialardan ve dahi uluslararası askeri standartlar tarafından çocuk katili ahlaksız bir ordu olduğunun ortaya koyulmuş olmasından kaçınmak için de kullanıyor. Her durumda, siyonist varlığın bütün bir halkı yok etmeyi amaçlayan bir yerleşimci koloni olduğu gerçeğine baktığımızda, çocukları hedef alıp almadığına dair uluslararası standartlar bizi ilgilendirmiyor.

İnsanlığa karşı tüm cephelerden açılmış dört başı mamur bir savaşın ortasında sermayenin toplandığı merkezler toplumu tarihsel ve kültürel mirasından koparmak için toplum içinde bireyci ve bencil fikirler tesis ediyor; insanlığı tıpkı bir koyun gibi koruyabileceği herhangi bir haysiyet algısı olmayan bir duruma getirmeye çalışıyor. Şehidimiz Mutahhari’nin dediği gibi, daha yüksek bir amaç için kendini feda etmek, Küresel Güneyimizde bir insanın alabileceği en onurlu pozisyon olmaya devam ediyor. Tüm bunlar, basit bir radikal romantik bakış açısının ürünleri değil; şu kültürel bir değerdir ki bireyin, köleliğin tiranlığı altında ölüm sertifikaları imzalamak ve ona zelil bir ölümden başka hiçbir ödül sunmayacak bir hayatı yaşamak yerine kanını tüm özgür iradesiyle, sağ ve ayakta kalmaya çalışan kitlelere yaşam kaynağı olarak sunması onu mükemmelliğin en yüksek mertebelerine çıkarır.